Zeynep’in Destanı

Zamanın birinde, sınırda, rüzgârın bile yavaş estiği küçük ve mütevazı bir köy vardı. Bu köyün toprağı bereketli, insanı mertti ama en çok da dillere destan bir güzeli vardı: Zeynep.

Zeynep, sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya düşer, akşamın alacakaranlığına kadar alın teri dökerek çalışırdı. Güzelliği kadar çalışkanlığı da tüm köyün dilindeydi. O günlerde köyün kenarındaki karakolda vatan görevini yapan, Ankara Haymana’lı genç bir asker vardı. Asker, nöbet tutarken ya da yol kenarından geçerken Zeynep’i görür, yüreğine düşen bu sevda ateşini gizleyemezdi. Zeynep de içten içe bu delikanlıya vurulmuştu; bakışları konuşur, dilleri susardı.

Bir Sevdanın Başlangıcı ve Ayrılık

Yıllar geçip de teskere vakti gelip çattığında, Haymanalı asker terhis olur olmaz soluğu köyün ihtiyar heyetinde ve Zeynep’in kapısında aldı. Yiğitliği ve dürüstlüğüyle bilinen gence Zeynep’i verdiler. Davullarla, zurnalarla değil ama iki saf kalbin mırıltısıyla evlendiler ve köye yerleştiler. Bu mutlu yuvadan zamanla biri kız, biri oğlan iki çocukları dünyaya geldi.

Hayat mücadelesi onları başka bir köye sürükledi. Geçim derdi bu ya, asker adam saman taşıma işlerinde ağır amelelik yapmaya başladı. Toz, toprak içinde geçen günlerin ardından bedeni bu ağır yüke daha fazla dayanamadı. Hastalandı, yatağa düştü ve kısa süre sonra vefat ederek bu yalan dünyadan göçüp gitti. Zeynep bir başına, iki yavrusuyla ortada kalmıştı.

Dul Kalmak ve Zorlu Yıllar

Zeynep, eşini kaybetmenin acısıyla doğduğu köye, o küçük yerleşkeye geri döndü. Oğlu ve kızıyla birlikte hayata tutunmaya çalışıyordu. Güzelliği ve cefakar yapısıyla hâlâ dikkat çekiyordu; köyden birçok kişi onunla evlenmek istedi. Ancak Zeynep’in taşa yazılmış tek bir şartı vardı:

“Beni alacak kişi, sadece beni değil, yavrularıma da baba olacak, onlara bakacak.”

O dönemde hayat o kadar zordu ki, insanların kendi karınlarını doyurması bile mucizeye delaletti. Kimse iki yetim çocuğun yükünü sırtına almak istemedi. İsteyenler, “Çocukları yabancıya ver, öyle evlenelim” dediler. Zeynep ise evlatlarını bir an olsun el alemine bırakmaya razı gelmedi.

Görmeyen Gözlerle Gören Bir Yürek

Köylerde hep bir masal kahramanı çıkar karşımıza; bu hikâyenin kahramanı da iki gözü de görmeyen, gönül gözüyle bakan Hasan idi. Hasan, Zeynep’in sesini, çektiği çileyi ve o demirden kuralını duymuştu. Kalktı, Zeynep’in kapısını çaldı:

  • “Zeynep,” dedi, “gözlerim görmez ama yüreğim görür. Eğer benimle evlenirsen, hem sana hem de o yetim yavrulara kendi evladım gibi bakar, bir dediğinizi iki etmem.”

Zeynep, Hasan’ın bu mertliği ve temiz niyeti karşısında razı geldi. Evlendiler. Hasan, görmeyen gözlerine inat çalıştı, çabaladı; o çocukları kendi kanından canından ayırt etmeden büyüttü.

Yeni Bir Hayat ve Suruç Yılları

Zaman aktı, çocuklar büyüyüp delikanlılık ve kızlık çağına geldiler. Büyük oğlanın kulağında, üvey babası Hasan’ın emeği hiç unutulmadı; ve bir ayağını mayında kaybetti. ama üvey babası onu hep kolladı, “Üzülmeyin evladım, rızkı veren Allah’tır” diyerek sırtını sıvazladı.

Çocuklar evlenme çağına gelince, aile Suruç‘a göç etme kararı aldı. Suruç merkeze yerleştiler. Zeynep, kız kardeşini de yanına alarak orada yeni bir düzen kurdu. Bu arada Zeynep’in, Amma Hasan’dan da iki kızı ve bir oğlu oldu. Genişleyen bu aileyle birlikte Suruç’un tozlu sokaklarında, ekmek kavgasının orta yerinde yaşamaya devam ettiler.

Son Nefese Kadar Annelik

Yıllar su gibi akıp gitti. Hasan vefat etti. Hasan’ın ölümünden tam 20 yıl sonra ise Zeynep, adeta bir çınar gibi yaşama veda etti.

Ömrü yoklukla, göçlerle, çileyle ve gözyaşıyla geçti ama Zeynep, hayatın hangi virajında olursa olsun evlatlarını bir an olsun bırakmadı. Geriye, dillerden düşmeyen bu fedakâr annenin ve vefalı yüreklerin hikâyesi kaldı.

Mahmut YAVUZ

Araştırmacı/ Yazar

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir